İsrail-Filistin

İsrail – Filistin

Sonbahar

İsrail-Filistin hep merak ettiğim bir ülkeydi… Küçüklüğümden beri tarihi ve dini konulara karşı özel bir ilgi duyduğum için her üç semavi din için de kutsal olan bu belde büyük merak uyandırıyordu. Gidip görmek ve oraları bizzat gezerek tanımak, anlamak istiyordum. Uzun yıllar Avrupa’da yaşadığım için Türkiye’den ayrı kalmış, Ortadoğu ülkelerini gezme fırsatı bulamamıştım. Aklımın bir köşesinde uzun yıllardır tuttuğum bu fikri gerçekleştirmek üzere, bir buçuk yıl içinde THY ile yaptığım seyahatlerde topladığım mil puanlarım ile bir 5 Kasım günü yaklaşan Kurban Bayramı tatili için İstanbul – Tel Aviv gidiş-dönüş uçak bileti satın aldım. T.C. vatadaşlığımın yanı sıra İngiltere vatandaşı olduğum ve çifte pasaport taşıdığım için vize almaya gerek olmadan seyahat edebileceğim için rahattım. Fakat bunun aslında işin en kolay kısmı olduğunu, esas sürprizlerin beni orada beklediğini ancak varınca öğrenecektim…

15 Kasım Pazartesi günü öğlen 12:15 uçağına yetişmek ve güvenlik kontrolünden de vakitlice geçebilmek için evden BackUp’ın gönderdiği şoför ile yola çıktım. Havaalanında THY bankosunda check-in işlemleri sırasında özel güvenlik soruları yöneltildi; bavul, pasaport ve el çantası sıkı bir kontrolden geçirildi. Sorunsuz biten işlemlerin ardından uçağa geçtim ve kalkışın ardından yaklaşık iki saat sürecek yolculuğumuz başladı. Ben cam kenarındaydım. Yanımdaki iki koltukta Türk Musevisi olan bir çift oturuyordu, öğlen yemeği için özel hazırlanmış Koşer usulü menüden aldılar. Ben normal menüden aldım, ardından sabahtan kalan uykusuzluğumu gidermek için inişe kadar biraz kestirdim, biraz da Skylife dergisinin son sayısını okudum.

Tel Aviv

Uçağımız Tel Aviv Ben-Gurion Havalimanına 14:15’te indi. Modern, bakımlı ve temiz bir yerdi ilk izlenimim. Pasaport işlemleri için koridorlardan geçerek bankoların önüne geldim. 15-20 dakika kadar sıra bekledim, İsrailli pasaport polisi bilgilerimi kontrol ettikten sonra bana “büyükbabamın adını” sordu. İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyordum… İsmini verdim. Ardından işlemlerin burada bitmediği ve bekleme salonuna yönelmem gerektini söyledi. El çantam ve pasaportumla bankoların sağ arka tarafındaki salona geldim, orada benim gibi 4-5 kişi daha vardı. Güvenlik kontrolü için bu odada tam üç buçuk saat bekledim (evet, yanlış yazmadım, üç buçuk saat)… Amerikan aksanı ile konuşan bir sorgu memuru gelerek beni oradan başka bir odaya aldı ve geliş sebebim, geçmişim, ailem ve işlerim ile ilgili bir sürü soru yöneltti, testlere tabi tuttu. Dayım turist rehberi olarak arkadaşlarıyla bir sene önce gezmeye gelmişti İsrail’e, bu bilgiyi de verdim. Dayımın T.C.’nin yanısıra başka hangi ülke vatandaşı olduğunu sordu, “Fransa” dedim – hakikaten de öyleydi. Doğruladı. Sorular niyahet bitince dışarda beklememi, işlemlerimin de az sonra biteceğini söyledi. Hakikaten 10-15 dakika sonra elinde pasaportlarımla geldi, beklettikleri için özür diledi ve İsrail’de güzel bir tatil geçirmemi dileyerek yanımdan ayrıldı. Giriş kaşesinin vurulduğu sayfaya baktım, sonra pasaport bankosuna giderek polise gösterdim ve geçerek bavulların döndüğü alana geldim. Bavulum bantın yanındaki bir yerde duruyordu, gidip teslim aldım ve bilgi masasına yöneldim. İsrail içinde nasıl seyahat edebileceğimi, Kudüs’e nereden, nasıl vasıta bulabileceğimi öğrendim.

Çıkış kapısından bir taksiye binerek saat 8 gibi Tel Aviv şehir merkezinde, Ha-Yarkon Sokak üzerinde rezervasyon yaptırdığım Imperial Otel’e geldim, check-in yapıp odama çıktım ve eşyalarımı yerleştirdim. Otelim denize çok yakın, plaja yürüme mesafesindeydi. Beç geceliğine oda artı kahvaltı konaklama için 534 dolar ücret ödemiştim gelmeden evvel. Akşam yemeği olarak birşeyler atıştırmak için dışarı çıktım, Shlomo Lahat yürüyüş yolu üzerinden Yafa tarafına doğru giderken solda tost/sandviç yapan bir dükkan gözüme çarptı. Oturup salamlı-kaşarlı bir tost yaptırdım, biraz da sohbet ettim, Türk olduğumu söyleyince ilgi gösterdiler…

Çıkışta Yafa’ya kadar sahil boyunca yürüdüm. Gece yürüyüşe çıkan, spor yapan, banklarda oturup etrafı seyreden birçok insan vardı. Çevrede yüksek gökdelenler, geniş ve bakımlı caddeler görmek mümkündü. Bir ucu Yafa’ya diğer ucu Tel Aviv Marina’ya kadar gidiyordu. Burası Barselona’daki meşhur Passeig Maritim’i andıran bir yerdi, Tel Aviv de bence onun Doğu’daki muadili olan şehirdi.

Yafa

Yafa, İsrailli Arap nüfusun yoğun olduğu bir yer. Arap mutfağına yönelik restoranlar da bolca mevcut. Modern Tel Aviv’e kıyasla daha eski bir havası var, tarihi sokak dokusunu da hala görebilmek mümkün. Hatta tesadüf eseri ara sokaklardan birindeki Sinagog’da bir düğüne rast geldim, gelin ve damat içeride kapıya yakın duruyorlardı. Sanırım nikah ya kıyılmış ya da kıyılmak üzereydi… Müziği uzaklardan bile duyabilmek mümkündü. Sonra yolda bir-iki kişi gördüm, onlara sordum merak ettiğim için; düğünü yapanların Kuzey Afrika’dan gelen Sefarad Yahudileri olduğunu ve o geleneğe uygun olarak tertiplediklerini öğrendim.

Yafa’dan gelişte taksiye binmedim, sahilde biraz daha yürüyüş yapıp dinlenmek için otelime döndüm. Ertesi sabah Kurban Bayramı olması sebebiyle resepsiyondaki görevliye bu yakınlarda bir cami olup olmadığını sordum. Tel Aviv’de cami olmadığını, tekrar Yafa’ya gitmem gerektiğini söyledi. Odama çıkıp 11’de yattım ve sabah 5’te kalkarak hazırlanıp aşağıya indim.  Kahvaltı henüz başlamamıştı. Dışarı çıktım, bir iki dakika bile beklemeye gerek kalmadan tesadüf eseri o erken saatte geçen boş bir taksi yanaştı, atladım. Şoför Museviydi, bir camiye gitmek istediğimi ve bildiği en yakın yere beni götürmesini söyledim. “İbadet mi etmek istiyorsun” diye sordu (yoksa ziyaret için mi sadece diye merak etti), “evet” dedim. Yafa’daki en büyük cami olan Mahmoudiya (Mahmudiye) camiine götürdü. İçeri girdim. Avluda, açık havada yerde oturanlar vardı. Bayram namazı kılmak için gelmişti herkes. İmamın cüppe yerine ceket giymesi dikkatimi çekti. Uzun bir vaaz ve duaları müteakiben bayram namazı kılındı, herkes yanındakiyle bayramlaşarak camiden yavaş yavaş ayrıldı.

Saat 8’e doğru hafif yağmur çiselemeye başlamıştı, ben de çıkışta bir taksiye atlayarak otelime döndüm. Kahvaltı açık büfe, sade fakat güzeldi. Bir kırk dakika kadar otelde kaldıktan sonra taksiye binip Tel Aviv otobüs terminaline gittim. Gidiş-dönüş sanırım 30 Şekel’e Kudüs otobüsüne biletimi alıp beklemeye başladım, bu arada İstanbul’daki akrabalarım ile bayram tebriği konuşmaları yaptım. Otobüs bir 15-20 dakika sonra hareket etti ve bir saat kadar süren yolculuğun ardından Kudüs otobüs terminaline vardı. Yolculuk boyunca etrafı seyrettim: İsrail modern bir ülkeydi, Ortadoğu’dan ziyade bir Avrupa ülkesini andırıyordu. Arazi yeşil, yollar düzgün, ulaşım rahattı.

Kudüs

Kudüs çok özel bir şehir… İnsan tarihin içinde, dini motiflerle süslü bir yolculuğa çıkıyor sanki. Bir taraftan da kafe, restoran, işyerleri gibi modern hayatın akışını simgeleyen yerleri hep bir arada görmek mümkün. Otobüs terminalinden Eski Şehir’in batı tarafındaki Yafa Kapısı’na kadar yürüyerek, 16. yy’da Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan surlarla çevrili olan iç kısma giriş yaptım. Bu arada biraz acıkmış olduğum için kapıda tezgahta satılan yumruk büyüklüğündeki “felafel”lerden bir tane alıp yedim. İçeride kapının az ilerisinde son derece muntazam çalışan bir turizm/bilgi bürosu buldum, içerideki görevliler ciddi  yardımcı oluyorlardı. Eski Şehri gezmek için bir yürüyüş turuna yazıldım, profesyonel rehberimiz genç bir Musevi’ydi. Yaklaşık 3 saat süren gezimizde sırasıyla Hristiyan, Musevi, Müslüman ve Ermeni mahallelerini dolaştık. Buralarda her dinden insanı görmek mümkündü. Oldukça otantik bir havaya sahip bu şehirde neredeyse her yapının, her sokağın bir hikayesi vardı. Davut Kulesi, Kutsal Mezar Kilisesi, Ağlama Duvarı, Kubbet-üs Sahra, Hz. Ömer Camii, Roma kalıntıları, Büyük Sinagog, ara sokaklardaki çarşılar, tüccarlar, seyyar satıcılar derken zamanın nasıl aktığını anlamadım. Bir ara ünlü Tapınak Şövalyeleri’nin kardeş örgütü Saint Jean Şövalye Tarikatının (Hospitaller Knights of Saint John of Jerusalem) kilisesini ve hastanesini de gördüm. Bu örgüt bir savaşçı keşiş tarikatı idi, ilk zamanlarda Hristiyan hacılara yardım etmek için kurulmuş, Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinin ardından Akka’ya çekilmiş ve zaman içinde Kıbrıs üzerinden Rodos’a giderek orada mesken tutup korsanlık yaparak Osmanlılar’ın en azılı düşmanı haline gelmişti. Hikayelerini Rodos ve Malta’yı ziyaretlerimde okumuş, mekanlarını gezmiştim. İlk izlerini şimdi doğdukları yer olan Kudüs’te buluyordum…

Kurban Bayramı olduğu için Mescid-i Aksa’ya Müslüman olmayanları almıyorlardı, dolayısıyla rehberimiz ve 15-20 kişlik grubumuzla burayı ancak dışarıdan görebildik. Turun sonuna geldiğimizde rehberimizden ve çevredekilerden İsrail’de görebileceğim diğer önemli mekanlar, özellikle Hebron/El-Halil hakkında bilgi aldım. Tur bitip herkes dağılınca ben kendi yürüyüşüme devam ederek Mescid-i Aksa’ya gittim. Bu cami kompleksi aynı zamanda Musevi inancına göre eski Süleyman Mabedi’nin bir zamanlar bulunduğu, en kutsal sayılan mekandı. Girişte İsrail polis kontrolünden sonra kapıda ancak Filistinli görevliye Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olduğumu ispat ederek geçiş izni alabildim. Önce Kubbet-üs Sahra’yı gezdim. Rivayete göre Hz. Muhammed’in Miraç gecesi üzerinde göğe yükseldiği, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i (Tevrat’a göre İshak’ı) kurban etmek için getirdiği Kutsal Kaya’nın (Muallak Taşı) olduğu kata indim. Burada olanağanüstü bir hava vardı, enerji alanı çok yüksek bir yerdi. Küçücük odada dua etmek isteyenler için de bir alan yapmışlardı. Orada biraz oturdum, o maneviyatı hissettim, bir beş dakika sonra da tekrar yukarıya giriş katına çıktım.

7. yy’da Emeviler döneminde inşa edilen sekizgen biçimindeki bu yapının 20m. çapında altın bir kubbesi bulunuyor. Dış duvarları Kütahya çinileri ile süslenmiş. İçeride tadilat devam ediyordu, İsrail polisi de girip çıkarak kontroller yapıyordu… Çıkışta alanın diğer ucunda yer alan ve esas cami olarak kullanılan Mescid’i Aksa’ya gittim. Bir çok kişinin zannettiğinin aksine Mescid’i Aksa tepesi altın kubbeli olan yer değil bu diğer yapıydı. İçeride o an ibadet zamanı olmadığı için rahatça bir 5-10 dakika kadar dolaşıp çıktım. Tapınak Tepesi’nden (Temple Mount) aşağıya, ağlama duvarının olduğu alana indim. Bir çok dindar Musevi hem burada hem de yandaki tünellerde sallanarak dualar ediyordu. Bu ileri-geri sallanma tarzı, ibadeti sadece manen, ruhen değil bedenen de yapmak anlamına geliyor, aynı İslamiyet’te de olduğu gibi. Duvar taşlarının arasına dilek kağıtları sıkıştırılmıştı. Etrafta sıkı güvenlik önlemleri göze çarpıyordu. Genel olarak Kudüs’te hemen her köşede, sokak başında silahlı İsrail askerlerine rastlamak mümkündü. Turistlerle fotoğraf bile çektiriyorlardı…

Turuma şehrin surlarını takip ederek devam ettim. Sion Kapısı, Herod Kapısı, Aslan Kapısı, Şam Kapısı ve Yeni Kapıyı dolaşarak hava karardığı vakit ilk başladığım yere, Yafa Kapısı’na döndüm. İsrail dindar bir ülke. Sokak başlarında hahambaşılığın astığı fetvalar görülebiliyor, örneğin “falanca dükkanın sattığı yiyecek Koşer usülü değildir, sertifikası iptal edilmiştir, oradan satın almayın” gibi… Tezgahlarda, kitapçılarda Musevilikle ilgili konularda vaaz, rehber vs. gibi çok çeşitli kitaplar gördüm. Doğu Kudüs’teki Arap ve Yahudi yerleşimleri de surlardan netlikle görülebiliyordu.  Ara sokaklarda biraz daha dolaştım, akşam ezanı okunurken durup bir duvara yaslandım, Kudüs’te gördüklerimi düşündüm ve bu şehrin havasını bir kez daha içime çektim. Buraları görme fırsatı bulabildiğim için gerçekten de çok şanslıydım…

Otobüs terminaline dönerek orada bir büfede akşam yemeği yedim. Terminal askerlerle doluydu. Hatta kalabalıktan oturacak yer bulamadım, bir askerle aynı masayı paylaştım… Burada askerlik hayatın bir parçası haline gelmişti. Tel Aviv’de de sokakta sevgilisi/eşiyle yürürken sırtında otomatik tüfek taşıyan birisini görmüştüm. Kadın-erkek, genç-yaşlı herkes askerliği tadıyor ve bir güvenlik şemsiyesi altında, eski Yunan’daki Sparta misali garnizon devlet modeli içinde yaşıyordu. Bu izlenimlerle otobüse bindim, bir saatlik yolculuğun ardından Tel Aviv’e vardım ve otelime giderek uzun bir günün ardından dinlenmek için saat 10 gibi yattım.

17 Kasım Çarşamba sabahı erkenden uyandım. Bugünkü rotam Filistin/Batı Şeria’ydı. Duvarın öbür tarafına, başka bir dünyaya geçecektim. Bunu için de tek yolum Kudüs’ten kalkan dolmuşlar olduğu için Tel Aviv otobüs terminalinden oraya gitmek üzere yola koyuldum. Otelden bindiğim taksinin şoförü tesadüfen bir Türk Musevisi’ydi. Türkçe biliyordu, aslen İzmirli olduğunu, ailesinin 1948’den sonra buraya göç ettiğini söyledi. Arabasında Türkçe müzik CD’leri olduğunu söyleyerek bana aynen “Abi, İbrahim mi istersin Orhan mı” diye sordu… Çok komiğime gitti…“İbrahim” diye yanıt verince İbrahim Tatlıses’in Bebeğim isimli CD’sini player’a koydu, yol boyunca bu şarkıyı dinleyerek gittik. Mavi Marmara olayının üzerinden az bir zaman geçmişti, iki ülke ilişkileri gergindi. Böyle bir samimi sohbeti, enstantaneyi yaşayacağımı bilsem inanmazdım. Giderken Türkiye’den konuştuk, inerken de çok teşekkür etti.

Beytüllahim ve El-Halil/Hebron

Kudüs’e varınca taksiyle Eski Şehrin Şam Kapısı tarafına gittim. Burası Arapların yoğun olduğu bir mahalleydi, Filistin/Batı Şeria’ya giden dolmuşlar buradan kalkıyordu. Hz. İsa’nın doğduğu yer olarak bilinen Beytüllahim’e (Betlehem) giden minibüs’e bindim.  Minibüs İsrail’den geçip sınırdaki kontrol noktasına gelince indik, tüm tolcular karşı tarafa güvelik kontrolünden sonra geçtik, orada ayrı bir minibüse binerek yolculuğumuza devam ettik.

Beytüllahim’in en önemli objesi Kutsal Doğum Kilisesi. Burada giriş için uzun bir sıra vardı, zira Hz. İsa’nın doğduğuna inanılan noktaya yıldız şeklinde bir gümüş kaplama yerleştirilmiş, Hristiyanlar hacılar burayı görüp eğilip öpmek için dünyanın öbür ucundan geliyorlardı. Ben de sıraya girip yıldızın önünden geçtim, sonra tekrar yukarı çıktım. Beytüllahim küçük bir yerleşim, bir tane ana meydanı var ve oradan etraftaki yerlere ulaşmak mümkün. Sokak aralarında yürürken bir taksi buldum, beni El-Halil’e (Hebron) götürmesini istedim. Taksici Filistinliydi. Fiyatta anlaşamadık, sonra geri dönüp ana meydanda başka bir taksi buldum, gidiş-dönüş uygun bir fiyata anlaştım, sanıyorum 10 Şekel’di. Filistin’de de İsrail para birimi olan Şekel geçiyor. Güvenliği yerel Arap polisler sağlıyor.

Taksiyle El-Halil’e giderken etrafı seyrettim, Filistin’in İsrail’e kıyasla ne kadar geri ve fakir kaldığını gördüm.  Şoför kendinden bahsetti, ailesi ile doğma-büyüme buralı olduğunu ve İsrail işgali sebebiyle büyük sıkıntılar yaşadıklarını anlattı. Etraftaki yüksek tepelerde İsrail’in askeri gözetleme kuleleri, yolun her iki tarafında Yahudi yerleşimleri göze çarpıyordu. Nitekim buralar çok daha modern, bakımlı ve güvenli yerlerdi. Çevreleri yüksek duvarlar ve tellerle çevrilmişti. El-Halile gelince taksici arabasını Halil İbrahim Camii’nin yanına park etti. Burası rivayete göre Hz. İbrahim’in yattığına inanılan mezarın olduğu çok kutsal bir mekan, Museviler için Kudüs’ten sonra en kutsal ikinci yer, Müslümanlar içinse dördüncü yer. 1995 Oslo Mutabakatı’nın ardından varılan 1997 Hebron anlaşması ile şehir İsrailli yerleşimciler ile Filistinli Araplar arasında ikiye bölünmüş,  birinden diğerine sivillerin geçmesi normal şartlarda mümkün değil. Nitekim 1994’te fanatik bir İsrailli olan Baruch Goldstein isimli yerleşimci camiye girerek otomatik silahla etrafı taramış ve ibadet eden 29 kişiyi öldürmüş. Biz Beytüllahim’den geldiğimiz için Filistin’de kalan kısma girebildik, ama burada da İsrail askeri-polisi devriye geziyor, giriş ve çıkışları denetliyordu. Şehirde çok az bir Musevi nüfusu kalmış olmasına rağmen onları korumak için İsrail ordusu tüm varlığıyla orada bulunuyordu.

İbrahim Camii’nin dış kapısına gelince kaide üzerindeki siperin gerisinden bir İsrail askeri bize bakarak kimliklerimizi sordu, o gün Kurban Bayramı olduğu için yalnız Müslümanların girişine izin verildiğini hatırlatmak için İngilizce “Muslims only” (Sadece Müslümanlar) dedi. Şoför “I am Muslim” (Ben Müslümanım) dedi, sonra benim pasaportuma baktı, geri verdi ve “geçin” dedi. İleride bir polis kontrol noktası daha vardı, görevli polisten rica ederek etrafın fotoğrafını çekmek için izin aldım. Cami merdivenlerini çıkıp ana giriş kapısına gelince kısa boylu, kirli sakallı bir İsrail askeri daha göründü. Yine Müslüman olup olmadığımızı ve ne için geldiğimizi sordu, açıklamanın ardından başıyla “geçin” işareti yaptı. İçeriye girdikten sonra tam ana salona doğru yürüyecekken bir asker daha geldi, eliyle “durun” işareti yaptı. Camiye hemen bitişik olan Sinagog’un kapısı açıldı, camiden (postallarıyla) çıkan İsrailli bir subay-asker grubu Sinagog’a doğru yürüyüp geçtiler. Ancak ondan sonra camiye niyahet girebildik. Ben etrafı gezdim, şoförse bir köşede namaz kıldı. Caminin içinde Hz. İshak’ın mezarı ve Hz. İbrahim’in ikinci eşi Hacer’in mezarı bulunuyordu. Dışarıda, az önce İsrailli askerlerin geçtiği yerdeyse buranın en önemli bölümü olan Hz. İbrahim’in ve ilk karısı Sara’nın mezarı vardı. Bu mezar odasına hem Camiden hem de Sinagog’dan bakılabilen pencereler açılmıştı. Biraz dikkatli bakınca Sinagog tarafında mezara dönük dua eden Musevileri görebiliyordum. Ne kadar ilginçti ki iki toplum da ortak ataları olan aynı peygamber için dua ediyordu… Camiden çıkışta El-Halil’i gezdik, etrafta tatil dolayısıyla kapalı dükkanlar vardı. Sokanların üstü demir teller ile örtülmüştü zira binaların üst katlarında İsraililer’in oturduğu asılan bayraklarından anlaşılıyordu. Güvenlik sebebiyle herhangi bir şey atılmasına karşı sokağın üzeri örtülmüştü. Filistinde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri de arabaların ve camların üzerine Türk bayrakları asılmış olmasıydı. Türkiye-İsrail arasında krize neden olan “One Minute” çıkışının ve ardından gelen Mavi Marmara olayının Filistinliler üzerinde derin bir etki yarattığı belli oluyordu.

El-Halil’deki gezimiz bitince şoför beni tekrar İsrail kontrol noktasına bıraktı. Yolda İsrail’in inşaa ettiği ünlü duvarı da gördük. Bu duvar Batı Şeria’yı çepeçevre kuşatıyor, bir açık hava hapishanesi havası veriyor. Söylendiğine göre inşaasının ardından İsrail’deki terör olaylarında ciddi oranda bir düşüş yaşanmış. Kontrol noktasında gündüz ziyaretten dönenlerden ötürü uzun bir kuyruk vardı, tam iki saat güvenlik işlemlerinin bitmesini ve minibüse binmeyi bekledik. Uzun demir parmaklıklı koridorlar, demir kapılar, X-ray cihazları vs. her türlü güvenlik önlemi alınmıştı. Sırada beklerken Fransız bir kızla tanıştım, Kudüs’te bir yardım kuruluşunda çalıştığını söyledi, yol yordam bildiği için beraber yürüdük ve sohbet ettim. Yarım saatlik bir yolculuğun ardından Kudüs’e varınca ayrıldım, otobüs terminalinden bu sefer Tel Aviv’e değil Hayfa’ya rota kırdım.

img00595-20101117-1335

Hayfa

Hafya İsrail’in üçüncü büyük şehri, bir liman kenti, Lübnan’a nispeten yakın, aynı zamanda önemli bir Arap nüfusu barındırıyor. Karmel Tepesi’nden Haifa körfezini panaromik olarak görmek mümkün. Limana yakın olan Eski Şehir merkezi Wadi Salib ve Wadi Nisnas Arap kültür hayatının görülebileceği yerlerden… Akşam hava karardığı için fazla oyalanmadan Hayfa otobüs terminaline gidip Tel Aviv’e döndüm. Otelime vardıktan sonra yemek için Yafa’ya indim, bir balık lokantasına girdim ama çok kalabalık olduğu için diğer birkaç kişiyle aynı masayı paylaşmak zorunda kaldım, aralarında uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduğum Amerikalı bir profesör de vardı. Dönüşte sahilde yürüyüş yaparken çimlerin üzerinde piknik yapan Arap ailelerin sıklığı gözüme çarptı. Yine banklarda oturan, turlayan kalabalık insan grupları gördüm; bunlar Arap-İsrail karışık idiler, gerçi iki gruptan insanlar arasında bir mesafe ve soğukluk olduğu da dikkatten kaçmıyordu.

Ölü Deniz, Masada Parkı

Otelime gelip 11 gibi yattıktan sonra ertesi gün Ölü Deniz’e gitmek üzere sabah 7’de uyandım. Kahvaltıdan sonra otobüsle Ölü Deniz kıyısındaki Ein Gedi’ye geldim. Burası deniz seviyesinin 429 m. altında bulunmasıyla dünyanın en alçak noktası olma ünvanına sahip, İsrail-Ürdün sınırında bulunuyor. Tuzu ve mineralleri ile ünlü, turistlerin uğrak yeri. Ben de hazırlıklı gelmiş olarak denize giriyorum ki o da ne… Su o kadar tuzlu ki her hangi bir hareket yapmama gerek olmadan, batmadan durabiliyorum, tabir yerindeyse suyun üstünde oturuyorum! Ancak lenslerimi taktığım için bir ara nasıl olduysa gözüme su kaçırıyorum ve korkunç bir acı duyuyorum… Ovma ile bunun geçmesi mümkün değil onun için denizden çıkıp tatlı suyla yüzümü yıkayıp ancak biraz kendime geliyorum. Etraftaki hediyelik eşya satan bir mağazadan İstanbul’a hediye götürmek üzere Ölü Deniz el/yüz kremleri alarak yakındaki Masada’ya gitmek üzere yolun karşısından geçen otobüse biniyorum.

Yarım saatlik bir yolculuğun ardından vardığım Masada rivayete göre Romalılara karşı uzun müddet direnmiş, savaş vermiş olan Musevi bir topluluğun eskiden yaşadığına inanılan belde. Çok yüksek kayaların tepesinde konuşlandığı için zaptedilmesi zor bir yer. Ancak teleferik ile çıkılıp inilebiliyor. En tepe noktadan Ölü Deniz’in, hemen karşıdaki Ürdün’ün ve çölün muhteşem manzarasını doyasıya seyredebilmek mümkün. Kalabalık kafileler halinde gelen Musevi turistler var, dünyanın her yerinden. O tepeye Masada’nın hikayesini anlatan, belirli aralıklarla barkovizyon gösterisi yapılan bir de salon kurmuşlar. Bir ara Ölü Deniz üzerinde devriye uçuşu yapan İsrail F-15 savaş uçakları da yakından geçiyorlar. Teleferikle indikten sonra otobüsle tekrar Kudüs üzerinden Tel Aviv’e dönerek günümü tamamlıyorum.

İsrail’de hafta sonları Cuma öğleden sonra ve Cumartesi günü olarak belirlenmiş, yani haftada bir buçuk gün tatil yapıyorlar. Tel Aviv’deki son iki gecemden ilki olan 19 Kasım Perşembe akşamı çıkıp sahilde marina tarafındaki restoran, bar, kafe ve yürüyüş yerlerini dolaştım. Latin danslarının yapıldığı bir kulübe uğradım. Türkçe konuşan muhtemelen İstanbul’dan gelmiş Musevilere de rastladım sıkça. Bir ara Türk bir dondurmacıya denk geldim, tezgahının başında duruyordu, sohbet ettik, bana biraz Türkiye’den ziyarete gelen Musevilerden şikayet etti, ilgi göstermediklerinden yakındı (hatta, “İsrail Başbakanı bile daha mütevazidir gelir burada oturur, dondurma yer” dedi). Sohbetimizin ardından vedalaşıp ayrıldım, otelime dönüp 12 gibi yattım.

Ertesi gün Cuma idi, İsrail’deki son günümdü. Sabah kahvaltıdan sonra otobüsle Kudüs’e geldim. Etrafta biraz dolaşıp Cuma namazı vakti yaklaşınca Mescid-i Aksa’ya doğru yöneldim. Tam üç İsrail polis-asker kontrol noktasından geçerek içeri girebildim, T.C. nüfus cüzdanımı görünce İsrailli görevliler saygı gösterdiler “Türk müsünüz, buyrun geçin” dediler İngilizce. İçerisi çok kalabalıktı, geniş avlu bile tıklım tıklım insanlarla doluydu. Bir şekilde cami binasının içinde yer buldum, imamın okuduğu vaazı dinledim (hatırlayabildiğim tek şey Selahaddin-i Eyyubi’yi anlattığı kısımdı), ardından topluca Cuma namazı kılındı. Böylece Kudüs’teki son gezimi de tamamlamış olarak Tel Aviv’e geri döndüm. Öğleden sonraya kalmamalıydım, çünkü ertesi günkü “Şabat”a hazırlık olarak heryer tatile giriyor, otobüs seferleri erken bitiyordu.

Tel Aviv’de daha zamanım olduğu için hazırlanıp hemen yakındaki plaja gittim. Frizbi oynayan, koşan, güneşlenen, oturup birşeyler okuyan birçok insan vardı. Ben de denize girip bol bol yüzdüm ve haftanın yorgunluğunu biraz olsun atmaya çalıştım… Akşam olunca yemeği Tel Aviv’de yedim, çıkıp bir gece önce keşfettiğim yerlerde dolaştım. Hafta sonu olması dolayısıyla daha kalabalıktı heryer. Sabah 06:15’teki uçağıma yetişmek için erken kalkmam gerekiyordu, dolayısıyla çok geçe kalmadan otelime dönerek eşyalarımı toplayıp yattım. Cumartesi sabah 2:30’da kalkıp hazırlandım, otelden çıkışımı yapıp bir taksiye atladım. Şoför havaalanında beni bırakırken “ülkemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkürler deyip”ayrıldı..

Havaalanında tahmin etmediğim kadar sıkı bir güvenlik kontrolü daha bekliyordu beni. Daha check-in’e girmeden polisler beni durdurup bavulumu, çantamı ve üst-başımı didik didik aradılar. Bilgisayarımı ve USB belleğimi alıp götürdüler, bir yarım saat kadar sonra geri getirdiler. Telefonumla çektiğim bütün resimlere tek tek bakıldı, nerde niye bulunduğum, kimlerle konuştuğum soruldu. “Falanca yerin fotoğrafını niye çektin” tarzı sorulara sabırla cevap vermek zorunda kaldım. O da yetmedi bir güvenlik odasına götürüldüm, üstümde bir tek iç çamaşırlarım kalıncaya kadar soyundum ve aramadan geçirildim. Bütün bu işlemler bir buçuk saat kadar sürdü, neyse ki havalanına tedbirli olarak erken gelmiştim… Sonunda 3-4 polis kendi aralarında birşeyler konuştular, sanırım bir sıkıntı olmadığına karar verdiler ve eşyalarımı alımı check-in’e geçebileceğimi söylediler. Check-in işlemleri ve pasaport kontrolünden sonra kahvaltı edebileceğim bir kafeye oturdum. Biniş kapısından geçtikten sonra THY uçağı vaktinde ve sorunsuz havalandı. Türkiye Musevilerinden yine birçok insan vardı uçakta. Saat 8:30’da Atatürk Havalimanına indik. Bavulumu aldım, çıkışta BackUp’tan ayarladığım şoför gecikmeli olarak gelerek beni karşıladı, hatta ilk şoför gelemedi onun yerine başka birisi ayarlandı. Saat 11 gibi eve vardım ve çok uzun bir zamandır aklımda olan bu müthiş geziyi – ilginç ve bazen güzel, bazen kasvetli, bazen renkli, bazen hüzünlü, bazen yorucu, bazen keyifli anılarımla birlikte – sağ-salim tamamlamış olarak ülkemize geri döndüm.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close