Kıbrıs

İlkbahar, Sonbahar, Yaz

Kıbrıs Harita

Kıbrıs adasıyla çocukluk yaşlarımda ilgilenmeye başladım. Babam Kıbrıs Barış Harekatı gazisi olduğu için o hikayeleri hep dinlerdim büyükbabamdan. İleriki yıllarda uluslararası siyaset, jeopolitik, Türk-Yunan ilişkileri gibi konulara yakın ilgi duyunca Kıbrıs üzerine daha çok okuyup öğrenmeye başladım. Üniversite yıllarımda okul arkadaşım olan Yunanlı öğrencilerle fikir jimnastiği yapar, hararetli tartışmalara girerdim. Bu tabi medeni bir çerçevede olurdu, herhangi bir kimseyle bu yüzden kavga etmek değil sesimi yükselttiğim bile olmamıştır. 20li yaşlarımda yaşadığım İngiltere’de Kıbrıs Türk nüfusu özellikle Londra çevresinde yoğun olduğu için sağdan-soldan çok şey duyar, dikkatle dinler ve öğrenirdim. Edinburgh’da çalıştığım firmanın kurucusu da Kıbrıs Türk asıllı bir bey olunca ister istemez o taraftan da beslenen bir ilgi gelişti tabi. Kuzey Kıbrıs’a ilk seyahatimse 2001 yılında üniversiteyi bitirdiğim senenin Eylül ayında oldu.

thumb_IMG_1581_1024

Kıbrıs ulaşımı kolay bir ada. İstanbul – Lefkoşa arası yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Kuzey Kıbrıs’ta başkent Lefkoşa yakınlarındaki Ercan Havaalanı 1974’te şehit olan hava pilot Fehmi Ercan’ın adını alarak o zamanlar küçük çapta faaliyete başlamış, bugünse artan seferler ve yolcu trafiğiyle orta ölçekli bir havalimanına dönüşmüş. Özellikle Duty Free kısmı hakikaten etkileyici, İstanbul Sabiha Gökçen’de bile olmayan düşük fiyatlar var. Türk tarafı Birleşmiş Milletler (BM) ambargosu altında olduğu için Türkiye dışında dünyanın başka hiçbir yerinden direkt ulaşım yapılamıyor. Doğrudan ticaretinin tamamını yalnız Türkiye’yle yapabiliyor, en çok turist de anavatandan geliyor. Öyle olunca da telefon numaraları, adresler, parasal sistem kısaca hayata dair birçok şey Türkiye’ye göre uyarlanmış. 1878-1960 yılları arasında İngiliz sömürge idaresi altında kalan adada kültürel olarak hala o döneme ait pek çok ize rastlamak mümkün: Ev fiyatları Pound (Sterlin) üzerinden veriliyor, trafik soldan akıyor, tabelaların hepsi Türkçe’nin yanında İngilizce olarak da yazılıyor.

Kuzey Kıbrıs, adanın %36’sını kaplayan, Türkiye’ye en yakın noktası Koruçam Burnu’yla Anamur arası 40 deniz mili mesafede olan, nüfusu 250-300 bin arası küçük bir ülke. 1960’da Türk ve Rum toplumları tarafından kurulan ortaklık devleti (“Kıbrıs Cumhuriyeti”) 1963-1974 arasında Rum-Yunan terör saldırıları, dışlama ve asimilasyon politikaları sebebiyle yıkıldığı için bugün güneydeki Rumlar ve kuzeydeki Türkler kendi ayrı devletlerini yönetmekteler. Her ne kadar Rum tarafı kuzeyi tanımasa ve uluslararası camiadan aldığı destekle tek taraflı olarak kendini tüm adanın hakimi ilan etse de 45 yıla yaklaşan bir süredir ortada yaşanan bir gerçeklik var, kuzeyde de facto bir yapı var. 1960 kurucu anlaşmalarına göre “Kıbrıs” aslında sui generis bir devlet: Yani nev-i şahsına münhasır, ne tam anlamıyla bağımsız ne de tam bağımlı. Garantör ülkelerce güvenliği tesis edilir, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadığı hiçbir topluluğa giremez, ordu kuramaz. Ama bunu ne Rumlar ne de onları destekleyen uluslararası toplum kaile almıyor, umursamıyor; nitekim 2004 yılında Türkler adayı tekrar birleştirmek maksadıyla referanduma sunulan Annan Planı’na Evet deyip Rumlar Hayır dediği halde Avrupa Birliği Yunanistan’ın baskısı neticesinde Rumları ödüllendirip tek başlarına tüm ada adına üye yaptı.

Gelişmişlik olarak Kuzey Kıbrıs Güney’in hayli gerisindeydi ben ilk gittiğimde. Bugün de hala öyle, doğal olarak, çünkü dış dünyanın bütün yardımları ve ticaret geliri olduğu gibi Rumlara akıyor. Ancak aradan geçen 17-18 senelik dönemde Türkiye’nin yaptığı yatırımlarla Kuzey’in çehresi değişmiş. Turizm, üniversiteler, Türkiye’den artan sayıda yapılan havayolu seferleri adaya bir canlılık getirmiş. Bunda şüphesiz 2003 yılında Türk ve Rum tarafları arasındaki sınır kapılarının açılması ve karşılıklı geliş-gidişlerin mümkün olmasının da büyük payı var. Uluslararası havayollarıyla güneydeki Larnaka havaalanına inen turistler kuzeye geçip alışveriş yapabiliyor, otellerde geceleyip eğlenebiliyor. Bu yolla ben de birkaç defa güneye inip kara yoluyla kuzeye geçtim. Hatta 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ertesinde Türkiye’ye uluslararası uçuşlar durdurulduğu için 17 Temmuz günü tatil yapacağım Kıbrıs’a İstanbul aktarmalı gidemedim, Dubai’den Emirates Havayolları’yla mecburen Güney’deki Larnaka Havaalanı’na indim. Türk olduğum halde aynı zamanda İngiltere vatandaşı olduğum için o pasaportumu göstererek, hatta bazen göstermeye bile gerek kalmadan, kapılardan rahatlıkla geçtim.

Ercan Havaalanına inişte pasaport kontrolden geçmek için Türk vatandaşlarının nüfus cüzdanını göstermesi yeterli oluyor, 90 güne kadar vize veriyorlar. Kalınacak otele göre adanın her tarafına oradan otobüs/shuttle seferleri var. Taksiler Mercedes marka ancak Türkiye’ye kıyasla çok pahalı. En kısa mesafeye bile 30 TL ücret alıyorlar. İlk gidişimde kaldığım Salamis Bay oteli o zaman bile oldukça eski bir yerdi. Anı Tur’la İstanbul’dan ayarladığım alan-otel transferi karşılamaya gelmemiş, gecenin bir vakti Ercan’da tek başıma kalmıştım. Neyse ki bir taksi ayarlayıp yaklaşık 50km yol gidip otele varmıştım geç de olsa, tabi dönüşte acenteden de taksi ücretini geri almıştım. Otel odam balkonlu, deniz manzaralı idi; önümde plaj, sağ tarafımda Gazimağusa ve Maraş yerleşim bölgeleri görülüyordu. O zaman dikkatimi çeken bir şey Kıbrıs’ta değişik, ilginç bir hava olduğuydu. Hafif küf kokulu gibi biraz nemli fakat daha önce hiç rastlamadığım bir şeydi, özellikle Mağusa tarafında hissediliyordu.

Kıbrıs’a ilk seyahatimde kaldığım beş gün boyunca Kuzey kesimindeki bütün belli başlı yerleri gezdim, fotoğrafladım. Karpaz’dan Girne’ye, Güzelyurt’tan Salamis’e, Alsancak’tan Lefkoşa’ya kadar her yere otobüs, kombos, taksi ne bulduysam gittim. Günübirlik turlara katılıp otelden, gruptan ve halktan insanlarla konuşup sohbet etme fırsatı buldum. “Kıbrıslıların” “Türkleri” sevmediği gibi bir ön yargı dolaşırdı eskiden zihnimde; onun öyle olmadığını, Kıbrıslı Türklerin anavatan Türkiye’den gelenleri, özellikle şehirli ve okumuş-yazmış kesimi herşeye rağmen sevip saydığını anladım. Üzülerek anladığım diğer bir konuysa maalesef bu adada Türk ve Rum toplumları arasında barışın mümkün olamayacağı idi. Özellikle Lefkoşa’da o zaman kapalı olan sınır hattı boyunca Rum tarafında gördüğüm “Ellas – Kypros Enosis” (Yunanistan – Kıbrıs Birliği), EOKA (Kıbrıs Rum Milli Savaşçıları Örgütü), Den Xehno! (Unutma!) yazılı pankart, flama ve duvar yazıları, her yerde dalgalanan Yunan bayrakları güneyde milliyetçiliğin ne kadar keskin olduğu yönünde bana ön ipuçları vermişti.

Salamis Otel’in adını aldığı Salamis antik kenti Mağusa yakınlarında bulunan eski bir Roma limanı. Kıbrıs’ın doğusunda o zamanki ana liman olan bu kentte amfi-tiyatro, çarşı, hamam ve binalardan ayakta kalabilmiş sütunlar bulunuyor. Bizans dönemine ait kalıntılar da var, Yunanca eski yazı örnekleri görülebiliyor. Heykellerin yüzleri 7. yy’daki Arap hakimiyeti döneminde İslam’da suret göstermek haram olduğu için oyulmuş. Salamis günümüzde müze olarak hizmet vermesinin yanısıra açıkhava konserlerine de ev sahipliği yapıyor. Yakında bulunan Saint Barbanas Kilisesi, rivayete göre Hz. İsa’nın havarilerinden olan Barnabas’ın mezarının olduğu Hristiyanlık için çok önemli ziyaret yerlerinden birisi.

IMG-20110819-00412

Kıbrıs’ta Haçlı Seferleri’nden sonra kurulan Fransız asıllı Lüzinyan Krallığı döneminde Latin-Katolik etkisinin hissedildiğini görüyoruz. Ardından gelen Venedik hakimiyetiyle ada bir Katolik uç karakola dönüşmüş, Ortodoks Rum nüfus ikinci plana itilmiş. Roma döneminde adanın güneybatısındaki Baf ili başkent iken Venedik ve Osmanlı dönemlerinde Mağusa ve Lefkoşa nispeten önem kazanmış. Venedik dönemine ait surları, katedral ve bazı binaları bugün hala ayakta görebilmek mümkün. Osmanlılar 1571’te Kıbrıs’ı fethettiğinde sadece Mağusa’daki 300 kilise’den yalnızca birini, St. Nicolas Katedrali’ni ayakta bırakıp geri kalanları yıkmışlar. Burası da Osmanlı ordusu serdarı Lala Mustafa Paşa’nın adını alarak camiye çevrilmiş. Fransa’daki Reims Katedrali’ne çok benzeyen yapının ön cephe sağ üst köşesine küçük bir minare eklenerek estetiği korunmuş, yapı bozulmamış. İçerisinde büyük pençeleri sayesinde ışıldak ve ferah bir hava var. Lefkoşa çarşı içindeki St. Sophia Katedrali de Osmanlı Sultanı II. Selim’in anısına Selimiye Camii’ne dönüştürülerek ibadete açılmış. Osmanlı dönemi yapılarından dikkat çekenler arasında çeşitli dönemlerde yapılmış konaklar ve hanlar, şadırvanlar, Mevlevi Tekkesi, Fetihiye CamiiNamık Kemal Zindanı ve Girne kordon boyunun hemen arkasındaki Cafer Ağa Camii’ni sayabiliriz. 1974 öncesi dönemde Rumlar camilerin çoğunu kapatmışlar; harekat sonrasındaysa özellikle Türkiye’den adaya yapılan göçlerle artan nüfusa hizmet etmek için yeni camiler yapılmış. Kıbrıs Türk toplumu dindar değil esasen; camiye pek gidip ibadet etmezler, oruç tutmazlar. Yine de kültürel bir miras olarak eski yapılara sahip çıkmaları güzel bir şey, Kıbrıs’ta Türklük bilincinin canlı kalması açısından.

Mağusa ve Lefkoşa’da sur içinde kalan eski şehir diye tabir edilen kısımlar Akdeniz’de Osmanlı etkilerini gösteren nadide örneklerden. Sade, işlevsel ve nazik bir tarzda inşa edilmiş sokaklar, binalar yüzyıllar içinde değişik medeniyetlerin bıraktığı izlerin bir erime potası aynı zamanda. Benzerleri Rodos, Beyrut ve Kudüs’te de görülebilir. Mağusa’daki surlar rivayete göre 1480li yıllarda Leonardo Da Vinci tarafından tasarlanmıştır. Deniz tarafındaki Porta del Mare’nin yanıbaşında yer alan Othello Kulesi ünlü İngiliz yazar Shakespeare’in 16. yy’da aynı adlı tiyatro oyununa konu olmuştur. Kapısında Venedik Cumhuriyeti‘nin (Serenissima) sembolü olan kanatlı San Marko aslanı kabartması görülür. Kara tarafının kuzeybatı ucunda Martinengo Burcu olarak bilinen ok başı üçgen şeklindeki yapı, 1550-59 yılları arasında Venedikli mimar Giovanni San Micheli tarafından tasarlanmış, 1571’deki Osmanlı kuşatmasında adaya takviye kuvvet getirirken yolda ölen komutan Hiernino Martinengo’nun adını almıştır. 16. yy’ın en iyi kale savunma yapılarındandır. Arsenal Kapısı’nın sağında 1571’deki kuşatmada şehit olan Kilis Beyi Canbulat Bey’in türbesi ve o döneme ait semboller, bayraklar, hatıralar yer alır. Rivayete göre Arsenal Tabyası’na Venedikliler döner-bıçak sistemi olan bir kapan yerleştirmiştir ki kuşatanlar kapıdan içeri giremesinler. Bunu aşmanın tek yolu olan sistemi kitleyerek durdurma işini Canbulat Bey üstlenir ve yiğitçe atını kapıya sürer, sistemi parçalayıp durdurur ama kendisi de şehit olur. Fetihten sonra da halk kahramanı ilan edilerek aynı burca ismi verilir.

Başkent Lefkoşa, 1974’te fiili olarak ikiye bölünmüş bir şehir. Daha önce 1963 olayları neticesinde araya “Yeşil Hat” olarak bilinen BM Barış Gücü girmiş olsa da şehrin kalıcı olarak bölünmesi Kıbrıs Barış Harekatı’yla olmuş. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıslı Rumların Atina’daki Yunan cuntası güdümünde bir askeri darbe yapıp Enosis’i gerçekleştirme, yani adayı Yunanistan’a bağlama teşebbüsüne mütekabil Türkiye 1960 anlaşmalarındaki garantörlük sıfatını kullanarak 20 Temmuz 1974’de adaya asker göndererek müdahale etmiş.

Ağustos sonuna kadar süren sıcak çatışmalarda Türk ordusu bilinçli olarak Lefkoşa’nın tamamını almamış, aksi takdirde bir devletin başkentini bütünüyle ele geçirmek o devleti resmen işgal etmek sayılacağı için kentin kuzey yarısını alınca ordu daha güneye inmemiş. Sur içinde yer alan şehrin tarihi kısmı UNESCO Dünya Mirası listesinde henüz yer almasa da gezip görülmeye değer bir yer.

19 Temmuz Saat 13-30 Mersin Limani

Girne Camiinde Ezan

Bir zamanlar Saray Otel’in çatı katından şehri panoramik olarak görmek mümkündü, artık otel misafirleri dışında kimseyi kabul etmiyorlar. Merit Lefkoşa Oteli, biraz uzak da olsa, yine yanı manzarayı sunuyor. İki taraf arasındaki gelişmişlik farkı hakikaten büyük. Saray Otel’e çıktığım ilk ziyaretim esnasında bir İngiliz turistin ağzından da aynı şeyi duymuştum… Türk tarafından Rum radyoları rahatlıkla dinlenebiliyor, yalnız iki tarafın mobil şebekeleri farklı olduğu için telefon görüşmeleri uluslararası kodlar kullanarak yapılabiliyor.

Girne Kapısı’ndan girince Mevlevi Tekke, Venedik Sütunu ve Atatürk Meydanı’nı geçtiğimizde solda çarşı içinde Büyük Han, Kumarcılar Hanı, Selimiye Camii ve Sultan II. Mahmut Kütüphanesi’ni görebiliriz. Biraz ilerde Güney Kıbrıs’a geçiş yapmak isteyen yayalar için açılmış Lokmacı Kapısı (Rumcası “Lidra”) bulunur. T.C. vatandaşlarının pasaportla kuzeyden güneye geçiş yapmalarına kati surette izin verilmiyor ama çifte vatandaşlığı olanlar için sorun yok, her iki yönde de gidiş-geliş mümkün. KKTC kapısında hangi kimlikle giriş yapıldıysa onunla çıkmak gerekiyor; Rum tarafındaysa herhangi bir işlem yapılmıyor, pasaportu memura şöyle bir hızlıca  gösterip geçmek yeterli oluyor.

IMG_2531

Adaya gelen turistler genellikle sahil kesimindeki otellerde kalmayı tercih ediyorlar. Türk tarafında Girne, Mağusa, Karpaz bölgeleri beş yıldızlı otellerle bezenmiş, özellikle haftasonu için kumar turizmine gelen yerli-yabancı konuklara uygun fiyatlarla hizmet veriyorlar. Birer defa beş geceliğine kaldığım Salamis Otel ve Colony Otel hariç bütün seyahatlerimde Merit’in otellerinde kaldım. Yemek, kalite, servis, temizlik  olarak en üst düzeyde olan Merit’in otelleriydi. Girne Merit Park Otel’deki Soner Olgun konserleri de cabası. Bir keresinde Anadolu Ateşi dans grubunu da Nükhet Duru – Soner Olgun konseri öncesi yanı yerde seyrettik. 

Dileyene Güney’deki Larnaka’dan bile alan-otel-alan transferini bütün oteller standart olarak yapıyorlar, buna özel Rum pasaportlu özel taksiciler var. Kıbrıs’ta deniz yazları sıcak. Girne sahilleri derin ve rüzgarlı, Mağusa tarafı her zaman daha dingin ve sığ. Girne’den batıya Alsancak tarafına doğru gidince plajlar başlıyor. 1974’te adı Yavuz Çıkarma Plajı olan eski Pladini Plajı bugün bir beach club olarak hizmet veriyor, yakın zamanda da bir otel yapılacağını okudum. Önünde bir kayalık, sağında Barış Harekatı’nın simge isimlerinden şehit Piyade Albay İbrahim Karaoğlanoğlu’nun isminin verdildiği şehitlik ve müze var.

Karaoglanoglu Sehitligi

TCG Kocatepe

Girne’den batıya giden sahil yolunda da tenha plajlar, Venedik ve Rum dönemlerinden kalma derme-çatma bina ve kiliseler var. Türkiye sahillerini açık havada rahatlıkla görebilmek mümkün: karşısı Torosların güneyi olan Mersin’in Anamur, Bozyazı ve Aydıncık beldeleri. Kıbrıslı Türkler de köken olarak 1571’de adanın fethinden sonra iskan ettirilen Karaman, Konya ve Toroslar bölgesinin Türkmen halkından geliyorlar.

Girne merkez şirin bir Akdeniz ilçesi görünümümde. Kordonboyu’nda sıra sıra dizilmiş restoran, bar ve kafeler adanın turizm kalbinin attığı bir çekim merkezi. Kıbrıs’ın yerel tatları için Kıbrıs Evi’ni, kebap için Niazi’si öneriyorum. Dome Otel’in önünden geçen caddeden ana meydana çıkınca sağa saptığınızda Acıktım-Susadım isimli kafe günlük atıştırmalıklar için birebir. Belli başlı her otelde olduğu gibi Rocks, Savoy gibi merkezi otellerde de casinolar bulunuyor. Kıbrıs’a bayramlarda ve özellikle yazın Türkiye’den birçok ünlü sanatçı casinoların davetlisi olarak konser vermeye geliyor. Girne Kalesi’nde Venedik döneminden kalma yapılar duruyor, o zamanın günlük hayatına dair enstantaneler içerisindeki müzede canlandırılıyor. Gece ışıklandırıldığında da kale ve Kordonboyu müthiş bir manzara sunuyor. Kale’nin sağ tarafında, dolmuş duraklarının da ilerisinde Girne Deniz Şehitliği var. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda kendi uçaklarımızca yanlışlıkla batırılan D-354 borda numaralı TCG Kocatepe muhribinde şehit olan 54 denizci anısına yapılmış. Aralarında babamın Deniz Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşı olan şehit Dz. Üstğ. Necati Gürkaya da var.

Girne sırtlarındaki Beşparmak Dağları denizden baktığınızda bir duvar gibi yükseliyor, bizim Antalya ve Muğla sahillerinde denize paralel olan dağ silsilesini andırıyor. Sırtlara doğru çıkınca 13. yy. başlarında yapılmış olan Bellapais Manastırı’nı görmek mümkün. Burası gotik mimari tarzı, bakımlı yemyeşil bahçesi ve şehri kuşbakışı gören konumuyla, Akdeniz’in en güzel ortaçağ eserlerinden birisi. Eskiden yemekhane olarak kullanılan kapalı mekan bugün toplantı ve konser salonu olarak hizmet veriyor. Dağların arka tarafında Lefkoşa’ya doğru kalan kuru ve çorak düzlük de Konya ovasına benziyor; kısaca Kıbrıs’ın coğrafi topografisi Türkiye’ye çok yakın. Karpaz’daki Zafer Burnu da İskenderun Körfezi’ne bakıyor. Binlerce yıl önce Kıbrıs adası Anadolu’dan koparak bugün bulunduğu konuma gelmiş. Zafer Burnu’nda (Rumca “Cape Apostolos Andreas”) eski bir manastır ve hala Dipkarpaz Köyü’nde yaşayan Rumlar bulunuyor. Agios Philon kilisesi de kalıntılarıyla bugün ziyaretçilere açık olarak görülebiliyor.

Karpaz yarımadasının güney sahilleri, hele ki Altınkum plajı şahane. Caretta Caretta cinsi deniz kaplumbağalarının yuva yapıp sık sık uğradığı bir yer. Civarda su kıtlığı olmasına rağmen Karpaz’da satılık boş arsa bulmak mümkün değil, heryer yerli ve yabancı yatırımcılarca parsellenmiş. Beşparmak Dağları’nın üzerine Bizans döneminde Arap korsanlara karşı bir erken uyarı sistemi olması maksadıyla üç adet kale zinciri kurulmuş. Bunlar doğudan batıya sırasıyla Kantara, Buffavento ve Saint Hilarion isimleriyle biliniyor. Zirve noktası 1000m’ye varan rakımıyla Buffavento kalesi (İtalyanca “rüzgara karşı” anlamında). Bunların üçüne de Kıbrıs’a yaptığım iki ayrı seyahatte çıkma fırsatı buldum. Tam birer kartal yuvası olan bu kaleler biraz kötü durumda olsa da tutunarak çıkmak, etrafında dolaşmak mümkün. Yukarıda sisli, yağmurlu, göz gözü görmez bir hava varken aşağıda sakin, açık bir hava olabiliyor. İlginç bir biçimde Kıbrıs’ın havası çok çabuk değişebildiği için bazen yağmur sizi gittiğiniz yönde takip ediyor. Buffavento’ya çıkış tam bir macera. Karadeniz’deki Zigana Geçidi gibi daracık yollardan, uçum kenarlarından arabayla çıkıp yolun bittiği yerden en az bir saat de yukarı yürümek gerekiyor. Taksi şoförüm yüksekten korktuğu için gidiş-gelişte oldukça zorlanmıştık. Yükseklerde manzara muhteşem ancak o gün kesif bir sis tabakası olduğu için adeta gözümün önünden geçen sis-bulut tabakasının arkasını görmek imkansızdı, dolayısıyla ancak iniş ve çıkışta biraz etrafı seyredip fotoğraf çekme fırsatı bulabildim. Mesarya Ovası’ndan Güney’deki Troodos Dağlarına, Karpaz Yarımadası’ndan Girne’ye kadar her yeri burdan görebilmek mümkün. Saint Hilarion çok stratejik bir noktada bulunan, nispeten inip-çıkması daha kolay bir kale. İçinde Latin dönemini, şövalyeleri anlatan küçük bir de müze var.

Kıbrıs’ın en güzel sahilleri hiç şüphesiz “Maraş” olarak bilinen Mağusa’ya hemen komşu olan kapalı bölgede. Kapalı, çünkü şehir 1974’ten beri hayalet görünümünde; BM ve Türk askerinin denetiminde. Türk tarafı yıllardır burayı barış müzakerelerinde bir koz olarak elinde tutuyor. Bir zamanlar Copa Cabana gibi dünyanın en ünlü tatil beldelerinden bir olan Maraş’ta (Rumca adıyla ”Varoşa”) Sophia Loren, Elisabeth Taylor, Brigitte Bardot, Richard Burton, Paul Newman gibi ünlüler gelip kalmış, ev sahibi olmuş. Dünyanın ilk 7 yıldızlı otellerinden olan biri tanesinin önüne Mısır’dan özel, ayak yakmayan “Kleopatra” kumu getirilmiş. Bugün tek açık otel olan eski Sandy Beach oteliyse TSK’nın orduevi olarak hizmet veriyor. Sadece özel izinle ve askeri kimlikle girilebiliyor.

Anlatılana göre 1980li yıllara kadar hala şaraplar, cipsler çıkarmış mahzeninden. Çevredeki otel ve evler zamanla yağmalanmış, içlerinde incir ağaçları bitmiş. Orduevinin biraz ilerisinde Sophia Loren’in evi terkedilmiş olarak duruyor… Maraş’ın denizi ve kumuysa hakikaten harikulade. Nefis bir altın sarısı, yumuşak kum, turkuaz renkli tertemiz bir deniz, dingin hava tam huzur dolu bir tatil arayanlar için. Buraya ilk ziyaretimde Salamis Otel’den katıldığımız Mağusa turuyla şehrin güneyinde halka açık olan tek kısma gidip oradan denize girmiştik. 500m kadar ilerimizde Derinya olarak bilinen bölgede Rum sınırı başlıyordu; burnun arkasında kalan yerden Rum tarafındakiler parasailing yapıyorlardı. Maraş’ta oturduğunuzda karşı sahildeki Suriye’nin Arapça yayın yapan radyoları rahatlıkla dinlenebilliyor. En yakın noktalar Lazkiye ve Tartus limanları. Orduevini ziyaret ettiğim sonraki seyahatlerimde hem öğlen yemeği hem de içerdeki meşhur Petek Pastanesi’nde tatlı yeme fırsatım oldu. Subay aileleri ve emekliler genelde burada gelip kalıyorlar, nefis ortamın tadını çıkarıyorlar…

IMG_2548

Girne’den batıya gidince Lapta, Güzelyurt ve Lefke bölgeleri karşımıza çıkıyor. Sınır ötesinde Rum tarafıyla çevrili küçük bir bölge olan ve sadece denizden askeri ulaşımın yapılabildiği Erenköy de Kıbrıs Türkü’nün bağımsızlık mücadelesinde önemli kilometre taşlarından birini oluşturuyor. Güzelyurt’ta gezilecek önemli mekanların başında Agios Mamas ikon müzesi ve Arkeoloji Müzesi var. ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü’nün de bulunduğu Güzelyurt, Kıbrıs’ın en güzel, en verimli topraklarının olduğu, 800 yıllık zeytin ağaçlarının halen korunduğu, su kaynağının bulunduğu nefis bir belde. Onun için Rumlar olası bir anlaşmada buranın kendilerine verilmesini şart koşuyorlar.  Antik Soli ve Vuni harabeleri de Lapta’nın ilk gidilen turistik mekanları.

IMG-20110816-00325

Kıbrıs’ı ikiye bölen sınır boyunca kuzey-güney arasında çeşitli geçiş noktaları bulunuyor. Sınır da bazı bölgelerde tam olarak görülemeyebiliyor, hele Lefkoşa’da yeşil hattın olmadığı, iki tarafın birbirine komşu olduğu yerler var. Yiğitler Burcu bunlardan biri. Sur üzerindeki, parkın sonunda tel örgülerin hemen gerisinde Rum tarafı başlıyor, sokaktan geçenleri görmek mümkün, arada el sallayan da oluyor. Telin yanı başında bir Türk nöbetçi kulesi, karşısında da Rum mevzisi var. Baf Kapısı olarak bilinen bu geçiş mahallinin bir tarafı Türk diğeri Rum. Karşılıklı Türk-KKTC ve Rum-Yunan bayrakları asılmış. Lokmacı Kapısı’ndan güneye geçince Ledra Cad.’den sağdaki Baf Cad.’ni takip ederek bu noktanın Rum tarafına da yürüyüş yaptım, iki kesimi de fotoğrafladım.

IMG-20110815-00262

Biraz ileride Ledra Palas sınır kapısı, onun yanında da Yunan Büyükelçiliği’nin rezidansı bulunuyor. Güneyde geçirdiğim yarım gün içinde sur içi ve çevresinde dolaşma fırsatı buldum, turizm ofisinde 1-2 kişiyle konuştum. Sınır hattındaki Rum mevzilerinde yaz sıcağında nöbet tutan, sıkılan Rum askerlerini gördüm. Ve tabii Türkler aleyhine bir sürü duvar yazısı, tabela ve bayrak-flama…

IMG-20110816-00305

IMG-20110816-00345

Lefkoşa’nın Rum tarafı yazın sakin ve tenha bir yer. Kuzeyde olduğu gibi çalışanlar ve birkaç turist haricince herkes sahil kesimlerinde olduğu için sıcak yaz günlerinde sokaklar boş ve sessiz. Güney’de adım başı Yunan bayrakları olması tesadüf değil, nitekim AB üyeliği bir tarafa Rum-Yunan ortak tarihi, kültürü ve savunma doktrini iki ülkeyi çok yakınlaştırmış. Hatta Güney için Yunanistan’ın bir özerk bölgesi demek yanlış olmaz. Dış politika ve savunmada büyük ölçüde oraya bağlılar, yani kısmen de olsa Enosis’i gerçekleştirmişler. Sokak aralarında EOKA ve Enosis yazıları eksik değil. Türk karşıtı bir takım mihraklar da burada kendilerine yaşam alanı bulmuş: Ermeni diasporası olsun, PKK sempatizanları olsun burada bolca mevcut. Türk olduğumu anlayan birkaç kişi saygısızlık göstermedi gerçi ama ben de etraftan pek kimseyle konuşmamaya özen gösterdim, çünkü burası yine de Türkler için tekin bir yer değil. Fanatiklerin çıkma olasılığı da bir yana başı derde giren bir T.C. vatandaşının başvurabileceği makam, temsilcilik de yok. Dolayısıyla fazla oyalanmayıp, günün bir kısmını orada geçirip akşam kararmadan Kuzey’e geri göndüm.

Güney Lefkoşa’da Osmanlı’dan ayakta kalan şirin cami ve mescitler, kapı ve diğer yapılar Venedik ve kolonyal dönemlere ait İngiliz yapılarıyla yan yana güzel bir hava katıyor şehre. 800 yıllık Santa Maria Katedrali’nden camiye çevrilmiş olan ve bugün Güney Lefkoşa’da ibadete açık tek aktif yer olan Ömeriye Camii ve Hamamı, sokak arasındaki şirin Araplar Camii, 1570 kuşatmasında Constazna Burcu üzerinde şehit düşen Osmanlı askeri anısına yaptırılan Bayraktar Camii, Mağusa Kapısı üzerindeki Sultan II. Mahmut Tuğrası bunlardan bazıları. Benedikten şapeli olarak 14. yy’da inşa edilen ve bugün Rum Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olan St. Jean Katedrali (Agios İoannis Kilisesi), ki yolda bir Fransız rehber grubuyla gezerken bana sorunca yolunu tarif ettim, eski belediye binası da diğerleri. Ledra Cad. üzerindeki gözetleme kulesine bir Euro ücretle çıkıp bütün şehri panoramik olarak dürbünle seyredebilmek mümkün. Etkileyici bir manzara: Kuzey’de Beşparmak Dağları’nda durak KKTC ve Türk bayrakları, yazan “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesi, yakındaki Selimiye Camii, hemen ilerisinde iki tarafta da neredeyse bitişik nizam evlerin çatılarında, nöbetçi kulübelerinde karşılıklı dalgalanan Türk ve Yunan bayrakları birbirinden bu kadar keskin olarak ayrılmış iki farklı dünyanın izleri aslında. Hem çok yakın, hem çok uzak…

Lefkoşa Ara Bölge’deki Ledra Palas Oteli eskiden şehrin en lüks oteliymiş. Sıcak suyu, telefonu olan birkaç yerden biriymiş. Bugün BM Barış Gücü’nün merkez binası olarak hizmet veriyor. Etrafta barikatlar, askeri güvenlik bölgesi ve iki tarafın bayrakları var. “Halk Evi” diye tabir edilebilecek bir de toplumlararası ortak lokal var. Kıbrıs müzakereleri çerçevesinde ara bölgede sivil toplum örgütleri ve üniversitelerce yapılan, İsrailli iki düşüncü kuruluşunca organize edilen yuvarlak masa görüşmelerinden birine ben de iştirak etme fırsatı bulmuştum. Merit Lefkoşa Oteli’inde kalıp ertesi gün Kıbrıslı Türk tanıdıklarımla ara bölgeye geçip Rum, İsrailli ve Yunanlı akademisyen, danışman ve avukat katılımcılarla Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB) meselesi hakkında görüş alışverişinde bulunma ve Türkiye’nin tezlerini anlatma fırsatı buldum. Mısırlı, Filistinli katılımcılar mazeret bildirip gelmediler; Rum ve Yunanlı birer akademisyen de Yunan Dışişleri’nin son dakika müdahalesi ile katılmadılar. Türk tarafındaki (KKTC) üniversitelerin temsilcileri olduğu için Rumlar bunun resmi bir tanıma gibi olacağını düşünüp tavır koymuşlardı. Dolayısıyla bir tek biz ve İsrailliler kalıp karşılıklı fikir teatisinde bulunduk. Akşam da Türk tarafına geçip beraber yemek yedik. Gündüzki toplantıdan sonra T.C. Lefkoşa Büyükelçiliği’ne gidip büyükelçimiz sayın Derya Kanbay’la görüşüp gözlemlerimi aktarma fırsatı buldum.

Güney Kıbrıs sahilindeki Larnaka şehri Rum tarafının bir nevi de facto başkenti gibi. İki büyük havaalanından birisi burada diğeri batıdaki Baf şehrinde. Dubai ve Londra’dan birkaç defa Larnaka Havaalanı’na gidiş-geliş yaptım, pasaport kontrolde herhangi bir sorun yaşamadım, ancak sanırım terminal içinde Rum polisi tarafından takip ediliyordum, öyle bir izlenim edindim. Modern bir havaalanı olan Larnaka bizim Sabiha Gökçen’e biraz benziyor. Göçmen vakalarının artmasıyla güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarılmış, kapıda ağır silahlı özel kuvvetler/polisler nöbet tutuyor. Gelişte, Kuzey Kıbrıs’tan transfer istendiyse, şoför karşılayabiliyor. Metehan sınır kapısından hızlıca Kuzey’e geçilebiliyor. Havaalanının hemen dışında, anayolun kenarında Hala Sultan Tekke var. İsmini Arapların 7. yy’da Kıbrıs’ı fethi sırasında sefere katılan ve burada ölen Hz. Muhammed’in halasından almış. Hala faal olan camide görevli hoca da var. Kıbrıslı Türkler yılın belirli bir döneminde topluca burayı ziyaret edebiliyorlar; Rumlar da Kuzey’e geçip Karpaz’daki Apostolos Andreas Manastırı’nı topluca ziyaret ediyorlar.

thumb_IMG_1657_1024

Güney’in en önemli ve ünü yurt dışına yayılan tatil beldesi Agia Napa. Larnaka’dan doğuda, adanın güneydoğu ucu Cape Greco’ya yakın bir noktada bulunan bu tatil beldesinde oteller, bar, kulüp ve restoranlar genellikle İngiliz olan turist kitlesine İbiza’daki ve Mikonos’taki gibi çılgın bir eğlence hayatı sunuyorlar. Her yıl binlerce turist buralara akıp edip tatil yapıyor ama aleyhteki propaganda sebebiyle çok az bir kısmı kuzeye geçip Türk tarafını ziyaret ediyor. Güney’deki İngiliz üsleri olan Akrotiri ve Dikelya da kendi içlerinde ayrı birer ülke gibi aslında. Herşey İngiltere’deki gibi planlanmış, radyosundan gazetelerine kadar o üslerden çıkmadan askerler hayatlarını geçirebiliyorlar. Kıbrıs, Soğuk Savaş döneminden beri çok önemli bir ileri karakol ve istihbarat üssü görevi gördüğü için İngilizler bütün dünyadaki kolonilerinden çekilseler de bu adadan çıkmak istemiyorlar. ABD, Rusya ve Fransa da burada askeri varlık göstermeye çabalıyor sıkılıkla. Kıbrıs’a “sabit uçak gemisi”, “toprak gemi” ya da “ikinci donanma etkisi yapan ada” demeleri boşa değil. Burası eskiden de büyük güçlerin savaşı alanı olan, paylaşım mücadelesine sahne olan bir platformdu, bugün de öyle.  Özellikle Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni petrol, doğalgaz ve gaz hidrat yatakları sebebiyle, hem de yanıbaşında devam eden Suriye savaşı sebebiyle Kıbrıs bugün dünya jeopolitiğinin atar damarlarından birinin üzerinde duruyor. Türkiye tarihi, kültürel, milli ve güvenlik bağları nedeniyle Kıbrıs Türkü’nün haklı mücadelesinde, bu davada bir asrı geçen desteğini sürdürmeye devam ediyor.

Güneyden adanın batı sahiline gidilince Limasol ve Baf’a erişilebiliyor, ancak kısmen vakit darlığından kısmen de ailemle gittiğimde herkesi bırakıp tek başıma gitmek istemediğim için o tarafları gezme ve gözlemleme fırsatım olmadı. Antik Yunan’da güzellik tanrıçası olarak bilinen Afrodit’in Akdeniz’in köpüklerinden Baf’ta doğduğuna inanılıyor. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, Londra’da Tufts Üniversitesi’nin mezunlar buluşmasında tanıştığım Yunanlı bir kızın adı da Afrodit’ti ve ben Larnaka’ya giderken o da Atina’ya gidiyordu. Sabah erken kalkan uçağa binmek için Heathrow Havaalanı’na aynı taksiyle Londra’dan beraber gitmiştik. Baf’a direkt olarak Avrupa’nın birçok yerinden sefer var. Larnaka-Baf arası karayoluyla 160km. Baf’ın kuzeyinde Drepana Burnu (Cape Drepanum) ve Kıbrıs’ın kuzeybatıdaki en uç noktası olan Arnavut Burnu var (Cape Arnauti). Sahilden içerilere girildikçe dağ köyleri başlıyor. Türk tarafından görülebilen Troodos Dağları 2000m.’ye varan rakımıyla adanın en yüksek bölgesi. Buralarda tabi haliyle İngilizlere ait dinleme üsleri varmış zamanında, bugün de askeri amaçla kullanıldığını tahmin ediyorum. Gidenlerden dinlediğime göre bu dağlar çok güzel yerlermiş, oradan bakınca ada manzarası şahaneymiş.

Kıbrıs’ta askeri varlık hem Türk hem de Rum tarafında yoğunlukla mevcut. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı doğrudan Türkiye’de Genelkurmay’a bağlı bir kolordu statüsünde. KKTC’nin kendi ordusu olan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nı da Türkiye eğitip donatıyor. Kışla, karargah ve garnizonlar Kuzey’de yol kenarlarında, dağ ve tepelerde karşımıza çıkıyor. Rum tarafına geçince Lefkoşa-Larnaka yolu üzerindeki Makedonitissa bölgesinde Yunan Alayı ELDYK’in karargahı ve askeri mezarlığı görülebiliyor. Her gidişimde yanından geçtiğim bu mezarlıkla ziyarete gelenleri görmüştüm bir keresinde, sanırım bir yıldönümüydü. Buradan biraz Lefkoşa tarafına doğru gidince bir kavşakta 1974’te Yunan Cuntası’nın Cumhurbaşkanı ilan ettiği EOKAcı Rum terörist Nikos Sampson’un heykeli var. Bir kısım Rumlar onu halk kahramanı olarak görüyorlar. Yanında da Rumca “Sınırlarımız Girne’de Biter! Unutma!” yazıyor. 1960 anlaşmaları gereği adada bulunan Türk ve Yunan alayları Kıbrıs Barış Harekatı esnasında yoğun olarak çatışmış iki birlik. İstanbul Deniz Müzesi’nde, ele geçirilen Yunan Alay Sancağı ve diğer ekipmanı görebilmek mümün. Yine Girne’de Rumlardan ele geçirilen hücumbotlar Gölcük Deniz Üssü’nde sergileniyor. Küçükken babam Gölcük’te Deniz Kuvvetleri’nde görevli olduğu dönemde üsse gittiğimizde bu botların yanından geçerdik, net hatırlıyorum.

Batirilmis Rum Hucumbotu

ELDYK’in yanı sıra Kıbrıslı Rumların Milli Muhafız Ordusu adını verdikleri kendi kuvveti de var. Bu kuvvetin başında da Yunanlı bir Korgeneral bulunuyor. Ayrıca Limasol yakınlarında Korgeneral Evangelos Florakis deniz üssü, Baf yakınlarında da Andreas Papandreu hava üssü var; Yunan ve Fransız deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar buraları ziyaret ediyor.

thumb_IMG_2641_1024

Özetle, Kıbrıs herşeyi içinde barındıran küçük bir dünya. Doğu-Batı arasında bir geçiş durağı. Medeniyetlerin kesiştiği tarihi, kültürel bir çekim merkezi. Yüzyıllarca çeşitli imparatorlukların bünyesinde olaylar, kuruluşlar, yıkılışlar, tekrar doğuşlar geçirmiş bir anıt aynı zamanda. Doğası, yemekleri ve misafirperver, sıcak kanlı insanlarıyla insanda gitmişken biraz daha kalma duygusu uyandıran bir huzur yuvası. Yıllarca çektiği acılardan sonra bugün Kıbrıs’ta sükunet hakim. Türk’ü, Rum’u sınır kapılarından geçerek karşı tarafı ziyaret edebiliyor. Bu haliyle de Kıbrıs karmaşık Ortadoğu coğrafyasında yaşanabilir olan nadide birkaç yerden birisi aslında. Bir diğeri de belki 70 mil ötedeki Lübnan denilebilir. Onu da bir başka seyhatimde anlattım, beklerim 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close